Hanedanın büyük kabusu

Geçen hafta, II. Osman’ın katledilişinin ölüm yıldönümüydü. Onunki gibisi bir daha yaşanmasa da tahttan indirilme korkusu ondan sonraki tüm padişahları etkiledi.

II. Osman veya Genç Osman 19 yıllık kısa ömrüyle Osmanlı tahtının en genç padişahıdır. Dramatik ve utanç verici bir olayla tahtı ve hayatını kaybetti. 19 Mayıs’ta payitahtın çığırından çıkmış yeniçerileri ve sipahileri, önlerinde gayri memnun ulema ile saraya saldırdı.

Genç padişah bu hassas anda bile inadından vazgeçemedi. Genç insan en dürüst, en idealist ve en inatçı zamanlarını yaşıyordu. Tahtını önünde durulmaz bir iktidar anıtı olarak görüyordu.
II. Osman zamanın getirdiği tecrübeleri yaşayacak, hamlığını düzeltecek, aşınmalara uğrayacak kadar yaşayamadı.

15 Kasım 1603’te genç padişah I. Ahmed’in Kösem Sultan’dan evvelki hasekisi Mahferuz’un oğlu olarak dünyaya geldi. I. Ahmed öldüğünde üç aylık bir süre için amcası I. Mustafa tahta çıkmıştı. Osmanlı hanedanının deli denebilecek dimağ hastası tek üyesi budur, öbürleri yakıştırmadır. Nihayet şeyhülislam Esad Efendi’nin fetvası ile sadaret kaymakamı Sofu Mehmet Paşa’nın onay ve talebiyle 26 Şubat günü 1618’de 14,5 yaşındaki padişah tahta oturdu.

Sır saklamayı beceremedi

Genç ve zekiydi, birçok yetişkinin fark etmediği şeylerin kokusunu alıyordu, bazı şeylerin değişmesi gerektiğini anlamıştı. Haremin yapısından, saltanat veraseti sisteminden rahatsızlık duyduğu açıktı. Asıl önemlisi, imparatorluğu zaferlerden zafere götüren kapıkulu askerinin yani yeniçeriler ve sipahilerin artık çürümeye başladığının farkındaydı.

Kanuni’den sonraki yazarların hepsinde bozulan kurumlar söz konusu olmuştur. 16’ncı asrın Mustafa Ali’si, Peçevi daha sonra Selaniki, Koçi Bey gibileri… Genç padişah bazı çağdaşı vakanüvislerin ve bugün bizim çağdaşımız olan bazı ezbercilerin aksine ortalığı koklamayı biliyordu. Bilmediği şey ise davranış, gizli plan, adamlarını tanıyıp örgütleme ve uygun zamanı kollamaktı.

Dört yıllık saltanatının içine çok şey sığdırdı. Lehistan’la savaş, mali reform denemeleri, boşalan hazineyi doldurmak için bazı tedbirler… Ama asıl önemlisi; kapıkulu sınıfını ortadan kaldırmak ve bunun yerine Anadolu’dan asker toplamak için hiçbir padişahın yapmadığı bir işe sözde niyetlendi, Hacc’a gitmek fikri anında ortalığı karıştırdı. Bu sırrı saklamayı bilmemişti.

Evliya Çelebi’ye sansür girişimi!

Padişahın Lehistan’da başlattığı Hotin Seferi bir yenilgi değildi fakat bir nafilelikti. Uçsuz bucaksız coğrafyada, kuzeyin çölü sayılan steplerde hiçbir zafer ve seferin kesin netice sağlaması mümkün değildir. II. Osman kendine yazılan kasidelere rağmen bir tarafın şiddetli hücumuna maruz kaldı. İsrafa karşı tevazuu ve sade giyimi denedi; birtakım sivriler kendisine “Padişahlık böyle mi olur? Bu adeta Osman Çelebi” dediler.

16 Mayıs 1622’de, 17’nci asır tipi ayaklanmalardan biriyle karşı karşıyaydı; kul taifesine kellelerini istedikleri şeyhülislam Ömer Efendi, defterdar ve etrafındakilerin hiçbirini teslim etmedi. Ayak divanınında karşısına çıkanları hapsettirdi. Sonuç hazindir, tahttan indirildi. Rezilane bir nümayiş ile beygir üzerinde Yedikule’ye götürdüler, katlettiler ve hükümdarlık iffetini ayaklar altına aldılar. Evliya Çelebi’de tasvir edilen bu sahneleri 20’nci yüzyılın milliyetçi tarihçisi Necip Asım o sayfayı yırtarak örtmeye kalktı. Oysa güneş balçıkla sıvanır da tarihi gerçek gizlenemez.

II. Osman’ın hazin akıbeti Osmanlı hanedanının bütün üyelerinin kâbusudur. Padişah Genç Osman’ın uğradığı hal vakası gibisi bir daha görülmez ama tahttan indirilmeler hiç de eksik olmadı. Bu bir yapı meselesidir. Ve bu yapı ise bazılarının sözde tanımladıkları kadar kolay anlaşılamaz.
Unutulamayacak dahi İtalyancada

Oğuz Atay Türkiye’den geldi geçti, bir dahi olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlıyoruz. Edebiyatın niteliği sadece bu memlekette değil, dünyada da bir verimsizlik içinde. Piyasa mekanizmaları ve yüzeysel okur talepleri bu işin acaba tek suçlusu mu? Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”ın yazarı, çok genç yaşta Türk edebiyat sahnesini terk etti. 1970’li yılların edebiyat çevrelerini meşgul eden bu dahi unutulup gitmedi, aranıyor. “Yaşamaya ve yazmaya devam etseydi, ne olacaktı?” sorusu bizleri hep meşgul ediyor.

Korkuyu Beklerken” onun ilk hikayelerinden meydana gelen 1973 baskılı bir derleme. “Beyaz Paltolu Adam”, “Ne Hayır Ne Evet” gibi hikayeler, “Babama Mektup” bence edebiyatın unutulmayacak parçaları. Seçim doğru yapılmış, Giampiero Bellingeri bu kısacık ömürlü yazarın bence en ilginç parçasıyla kendi ülkesine, İtalya’ya sesleniyor. Şemsa Gezgin ile bu çeviriyi tamamladılar.

Giampiero bizim kuşak içinde Türk tarih ve edebiyatının ilginç hizmetkârlarındandır. Bir kere Türkçesi düzgün ve akıcıdır; eski yeni edebiyat ayrımı yapmayacak kadar Osmanlıca dahil çağdaş Türkiye’nin diline hakimdir ve kendi dili İtalyancayı bütün güzelliği ile kullanır. Önümüzdeki kitap Lunargento Yayınları’ndan, “Aspettando La Paura” adıyla çıktı. Çeviri güzel, fakat birilerinin mesela Şemsa Gezgin’in Giampierro tarafından kitabın önsözü olarak yazdığı takdimi “Variazioni sula solitudine: i racconti di Oğuz Atay / Oğuz Atay’ın hikayeleri, yalnızlığın çeşitlemeleri” başlıklı muhteşem tahlili derhal Türkçeye çevrilmesi gerekir. Benim Oğuz Atay üzerine okuduğum en muhteşem tahlil budur.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 22.05.2011)

*Yazının son bölümün Oğuz Atay’la ilgili. Yani tarih dışı. Lakin Oğuz Atay’ın hayranı olduğumdan, bu bölümü kaldırmak istemedim.

This entry was posted in Tarih and tagged . Bookmark the permalink.