Federasyonların bitişi

1918’de gelen sonbaharla federasyonlar devri sona erdi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkıldı.

O tarihte artık daha çok bir Müslüman kavimler birliği olan ama Hıristiyanları da içinde barındıran Osmanlı monarşisi kan ve ateş içinde acıyla dağıldı ve nihayet Rusya’nın mahkum milletleri de tek tek ayrılmaya başladı. Bolşevizmin başarısı insanlığı kurtarmaktan çok, eski imparatorluğun birliğini yeniden kurmak olmuştur. Ama bu bir heyecan, iyi planlanamayan bir yeniden inşa ve geciktirilmiş bir tarih olarak er geç dağılımı getirdi.

Osmanlı İmparatorluğu fütuhatla bir araya gelen bir alay kavmin, tarihi kaderlerine boyun eğmesidir. Bu boyun eğmede tek unsur Türklerin silahlı gücü değildir. Kendi aralarında ve bünyelerindeki karışıklık o gücün gelmesini kolaylaştırmıştır.

Herkes birbirinden nefret ediyordu
Avusturya-Macaristan savaşçı hükümdarların değil, evlenen hükümdarların kontratla meydana getirdikleri bir tarihi birlikti: “Bella gerant alii, tu felix Austria nube / Bırak başkaları savaşsınlar, sen ey mesut Avusturya evlen” Avusturya büyük dükalarının en son kazançlı evliliği Macaristan tacına bağlı ülkelerdi. Ne var ki, 1526 temmuzunda Mohaç’ta zafer kazanan Muhteşem Süleyman bu ülkeleri kendi hakimiyetine alınca Avusturyalılar, Macaristan’a yerleşmek için 160 sene bekledi. 1686’dan sonraki Avusturya ve Macaristan tarihi de ayaklanmalarla geçen bir başka 170 yıl oldu. Macarlar 19’uncu yüzyıl Avusturya’sını fena sarstı.

Bu yorgun bünye sonunda ünlü hukukçu politikacı Ferenc Deak’in bir eşitleme modeline göre yeniden kuruldu. Viyana’daki Habsburglu imparator aynı zamanda Budapeşte’de Macaristan Kralı olarak taç giydi. Dışişleri, bir ölçüde ordu ve maliye dışında her şey ayrıydı. Meclisler, hükümetler, hatta içişleri bakanlıkları… Maliye bugünkü Avrupa Birliği’ne benzeyen bir ortak emisyon ve vergi politikasıyla müşterekti. Orduda da İmparatorluk-Krallık kuvvetleri ve bahriye ile filolarda aynı ayrım gözlenebiliyordu. Hatta 1878 Berlin Kongresi’nden sonra işgal edilen ve 1908’den sonra da resmen ilhak edilen Bosna-Hersek dahi ne Avusturya İmparatorluğu’na ne de Macar Krallığına aitti, müştereken yönetiliyordu.

Daha doğrusu yönetilmiyordu, memurlar birbirleriyle rekabet içinde zıt politikalar güdüyordu.
Macarlar ve Avusturyalılar sanatta ve ilimde birbirleriyle yarışacak değerlere sahip iki kavimdi. Gene de iki taraf birbirini köylü olarak görüp küçümserdi. Macarları çok seven İmparatoriçe Sisi’yi birtakım Avusturyalılar ‘folklör düşkünü’, bir takımı da Macar asıllı hariciye nazırı Kont Gabor Andrassy’e âşık olduğu için ‘Macarcı’ diye nitelerdi. Birbirlerini köylü diye küçümseyen bu imparatorluğun iki unsuru arasında asıl burjuvalar Çeklerdi. Onlar da bu imparatorlukta kalsınlar mı yoksa ayrılsınlar mı, karar veremiyorlardı. Macar subayın, sanatçının, kapitalistin Avusturyalı subaydan, sanatçıdan, kapitalistten nefret ettiği bu imparatorlukta gelişme oranları bile farklıydı. Macar ziraat ve sanayii daha hızlı büyürken Avusturya durgunluğa düşmüştü. Çekler ise ağır sanayi ülkesi olmanın gururu içindeydi.

Tarihin en renkli federasyonu ne Sovyetler Birliği’nde ne de minyatür Tito Yugaslavya’sında kendini tekrarlayabildi. Renklilik hızlanan milliyetçiliği hiçbir dönemde dizginleyemedi. Bu ayın başından beri yürürlüğe giren yeni Macar anayasasında bunun izlerini görmek mümkün. Her yerde on binlerce kişi bu anayasaya karşı yürüyor. Ama sessiz yüz binlerin desteklediği de açık. Bu yazıyı tarihten bir yaprak olarak kaleme alıyoruz. Ama sağda solda her gruptan “federasyon” lafı edenlerin de bazı şeyleri iyi bilip mütalaa etmesi gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 08.01.2012)

This entry was posted in Tarih and tagged . Bookmark the permalink.